İstanbul’dan göç günlüğü: Okul meselesi

İstanbul’dan göç günlüğü: Okul meselesi
Özge Ç. Denizci
Bütün Yazıları

Burada yerleşik hayatımıza en hızlı geçişi küçük oğlumuz yaptı. Bizden çok daha çabuk sosyalleşti bile diyebiliriz. Çünkü o minik bir okullu. Çoğu ebeveyn çocuğunun en iyi okullarda üç dili aynı anda öğrenerek okumasını istiyor. Aynı geçen gün denizin içinde hiç susmadan kendisini ve çocuklarını öven Ankaralı teyze gibi. Hızını alamayan güleç yüzlü teyzemiz lafı en sonunda torununa getirip Ankara’da okumakta olduğu kolejde henüz ana sınıfındayken okulu sayesinde nasıl da şakır şakır İspanyolca konuştuğunu da eklemeden duramadı. Bizi gayet küçümser bir şekilde “Ayyy hiç burada çocuk okutulur mu?” diyen teyzemize cevabım “Evde bin tane kitap var, ister okur ister okumaz” oldu. O kendisinin mühendisliğinden, eşinin mimarlığından, çocukların üst düzey yönetici oluşundan bahsederken ben çoktan sırtüstü uzanıp güneşin sıcaklığını yüzümde, denizin kokusunu burnumda, burada olmanın ve çocuğumun şahane bir öğretmen ile eğleniyor oluşunu bilmenin huzuru içinde kulaçlarımı atıyordum.

 

Bize taşınırken en çok sorulan iki sorudan biriydi okul meselesi. Peki okul bir mesele midir? Evet, eğer bu ülkede yaşıyorsanız okul bir meseledir. Zira okul hiçbir şey, öğretmen ise her şeydir. Geçen sene ismi lazım değil bir anaokulunda okul hayatına başlayan oğlumuz için bütün bir yıl sadece öğleden sonra geçen kulüp etkinliklerinden ibaretti desem, ne okula ne de öğretmene saygısızlık etmiş olmam. Zira gece yarılarına kadar öğretmenin sevgisizliğinden uykusuz kaldığım bilgisi doğrudur. Sınıf arkadaşlarıyla son derece eğlenceli zaman geçiren oğlum ne yazık ki aynı güzel zamanı öğretmeniyle paylaşamıyordu. Üstelik serviste geçirdiği ölü zamanlar ve bir-iki kez değişen servis şoförlerinin tuhaf inançlarını oğlumuza zerk etmesi de cabasıydı. Her akşam mutsuz ve yorgun geliyordu. Birlikte geçirecek “kaliteli” zamanımız da olmuyordu.

 

 

Okula ilk başladığında elimize tutuşturulan liste ve o listenin her veliden isteniyor oluşu değil bir, en az beş okulu bir -hatta birkaç sene- idare edebilir nitelikteydi. Devlet okullarında ana sınıflarına bir ödenek sağlanmadığını hepimiz ezbere biliyoruz. Bağış adı altında alınan ücretler ise herhangi bir sıradan öğrenci velisinin veremeyeceği rakamlardı. Sözümona devlet anaokulu ne oğluma ne de bize hemen hemen hiçbir şey katmadı. Haftada en az bir kere yapılan etkinliklere ödediklerimizi saymıyorum bile. Bunların dışında mesleki olarak daha fazla destek verebileceğimizi söylememize karşın karşıdan gelmeyen talep doğrultusunda ancak veli katılımlı bir söyleşi ve performans yapabildik.

 

 

“Ama olsun!” diyerek orada yaşadığım bütün enerjimi pozitife çevirdiğimden olsa gerek taşındığımız yerde oğlumuzun ilk gününde öğretmeni geçen seneki öğretmene ısrarla söylediğim sözcükleri ağzından, benim de gözümden yaşları döküverdi: “Çocuklarımıza sadece sevgi vermeye çalışıyorum. Onlar nasılsa akademik olarak alacaklarını zamanı gelince alacak. Bu yaş grubunda sevgi çok önemli.” Ne diyeceğimi bilemedim. Sarılsam, o değil. Parlayan gözlerine baktım. Her tarafından şefkat fışkırıyordu. Koskoca İstanbul’un sayılı devlet okullarından birinde arayıp da bulamadığım burada küçücük ilçede karşımda duruyordu. Bir sene boyunca okula her gidişimde öğretmene söylediğim sözcükler başka bir öğretmenin ağzından tam önüme akıyordu. Sadece sevgi hissettim. İhtiyacımız olan tek şeyin sevgi olduğunu idrak etmiş, son derece disiplinli ve en önemlisi de çocukları seven onlara nasıl yaklaşacağını bilen bir öğretmen ile karşılaşmıştım. Bir de her şeyin önce evde öğrenildiğini bilen, önce eğitilmesi gerekenin aile olduğunu gören bir öğretmen vardı karşımda. İlk günden itibaren ellerine, makas ve kalemi yine sevgiyle veren bir öğretmen. Her birinin başarısı ve zorluğu hakkında okul çıkışında detaylı bilgi veren bir öğretmen.

 

“İleriyi düşünmüyor musun?” dediğinizi duyar gibiyim. Düşünüyorum elbette. Ama bu beni uykusuz bırakmıyor. Temelinin sağlam olacağına güvenim sonsuz. İngilizceyi zaten öğrenmek zorunda kalacağını, hatta bunun temellerin de evde atıldığını biliyorum. Doğumundan itibaren Portekizce ninniler dinleyen bir çocuğun o dili sökmemesi neredeyse imkânsız gibi geliyor bana. Öte taraftan bu aralar evde bolca Yunanca dinliyoruz. Aile büyüklerinin ise hemen hepsi öğretmen ve öğretim görevlisi. Velhasıl, öğreneceğini zaten öğrenecek. Ben de başta anlattığım teyzeye dönüşmeden derhal meseleyi kapatayım. Bizim göç günlüğündeki okul serüveninden haberlerimiz şimdilik böyle. Ne saçma sapan listeler ne de bağışlar yok hayatımızda. Aylık dağıtılan listede bana düşen ayın 28’i. Ayda bir kez yemek yapacağım çocuklarıma, ona da elbette sevgimi katacağım. Seneye ilkokula başlayana kadar durumlarımız şimdilik böyle. Akademi mi? Elbette önemli! Ama “Biz okuduk da ne oldu?” diye sormadan da kendimi alıkoyamıyorum. 

 

Önceki yazılar:

Tersine göç günlüğü: Karar vermek

Tersine göç günlüğü: Toplanmanın zorluğu

Tersine göç günlüğü: Duygusallaşma!

İstanbul'dan göç günlüğü: Şarkılı veda

 

 

***

 

 Siz de yazınızı gönderin, yayınlayalım

HTHayat.com Okur Blogu herkese açık!

 

Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön