Betül Mardin: "Çok flört ettim çok şükür"

Türkiye’nin bir numaralı halkla ilişkilercisi Betûl Mardin’in Cemal Reşit Rey’den Abdülhak Hamit’e uzanan hayatı, aslında ünlü “Lüküs Hayat”ın da öyküsü... Halkla ilişkileri iyi ama aşkla ilişkileri nasıldı? “Şişli’de bir apartıman” neresiydi? İstanbul’da bugünkü Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nü babası neden sattı? Gelini Ayşe Arman’la arası nasıl? Mardin, her şeyi anlattı...

Bazı insanlar vardır ki yakından tanımazsanız belki farkına varmazsınız ama bilin ki çok şey kaybetmişsinizdir. Betul Mardin de onlardan biri işte. Mesleğinde bir efsane, özelinde ise yaşayan bir tarih. Tarih derken abartmıyorum, neredeyse bin yıllık bir aile geçmişine sahip. Biraz daha gayret etseymiş her iki dünya savaşına da tanık olacakmış.

 

Nişantaşı’ndaki müze gibi evinde karşı karşıya oturduğumuz zaman kısa bir hoş beşten sonra teybi açtım. İşte o zaman, birlikte kahveler içip kahkahalarla sohbet ettiğimiz 40 yıllık dostum aniden gitti, yerine ciddi bir öğretmen geldi. Hiçbir sözünün yanlış anlaşılmasını istemiyor, bazı kısımları ikişer kere tekrar ediyordu. Onun bu titizliği hem ailesine, hem okurlarına duyduğu saygıdan kaynaklanıyordu. Öyle şeyler anlattı ki ağzım açık dinledim. Siz de öyle okuyacaksınız herhalde. Ayrıca unutmayalım ki Betul Mardinler kolay yetişmiyor bu ülkede.

 

Nereden başlasak Betül Hanım? 

İsmimin Betül değil Betul olduğu iyi başlangıç olabilir.

 

Eyvah daha ilk sorudan sınıfta kaldım. Şimdi "Ha Betül ha Betul ne fark eder?" dersem...

Farkı şu; Betül, Farsca ‘keçi’ demek. Betul ise Hz. Meryem’e verilen bir sıfat, bakire anlamına geliyor.

 

Kimin aklına gelmiş size 'bakire' demek?  

Şimdi ben doğmuşum, evde kıyamet kopmuş; annem düşmüş bayılmış…

 

Hayırdır, 'sakallı bebek' falan mıydınız?  

O kadar eminler ki annemin bir erkek doğuracağına, kız gelince olanlar olmuş. Molla Necmeddin Efendi  geliyor, annemin babası…  Durumu ona anlatıyorlar yana yakıla. ‘N’apalım kız da  rızkı ile gelir’ diyor. Sonra isim meselesi ortaya çıkıyor. 

 

Molla Efendi mi koyuyor isminizi?  

“Getirin Kuran-ı Kerim’i” diyor, rastgele bir sayfayı açıp bir kelimenin üzerine parmağını basıyor. İşte o kelime de Betul… Bunu gören babaannem anlamını bildiğinden kahkahayı basıyor

 

Necmeddin Efendi ne diyor?  

Molla dedem Arapça bilmiyor. Baba tarafım Mısırlı ya. Anneannem diyor ki “Betul bakire demek". O zaman da başına Fatma’yı ekliyorlar. Oluyor muyum sana Fatma Betul…

 

Yani kısaca Hz. Meryem'in ismini alıyorsunuz? 

İsmini değil sıfatını. Virgin Mary var ya; ‘Bakire Meryem’; onun bakiresi işte. İlk defa bana konmuş bu isim. Daha önce yokmuş. Ben bir kişi daha tanıdım adaşım olan.  Şair Abdülhak Hamit vardır…

 

Onun göbek adı da Betul müymüş 

Yok canım… Onun karısı Lucien Fransız’dı. Evlenip Müslüman olduğu zaman adını Betul koymuşlar. Cemal Reşit Rey bey ve kardeşi Ekrem Reşit aile dostlarımız. Onların Yeniköy’deki bir davetine gitmiştim.

 

Cemal Reşit Lüküs Hayat operetini de galiba sizin apartmanda yazmış…  

Evet ama o zaman ben çocuktum.

 

Oraya birazdan geliriz, Lucien hanımda kalmıştık.  

Yalının bahçesinde yürürken onunla karşılaştım. O zaman kızıma hamileyim. Kadın halimi görünce çok güldü. Düşünsene bakire bir hamile. “Seninle alay etmişlerdir” deyince “Evet efendim biraz manasız oldu ama bir de Fatma var ismimde” dedim.

 

Hamile kalınca onunla da dalga geçmişlerdir herhalde... 

Dinle bak,  “Benim adımı da Betul koydular ama hamile olmam mümkün değil, çünkü kocam yaşlı ve o tarafı yok" demez mi…

 

Abdülhak Hamit miymiş 'o tarafsız' olan? 

Tabii, herkes biliyormuş bunu ama kadın bana esprili bir şekilde anlattı. “Hep bakire kalacağım” dedi. Nasıl unuturum bunu yaa…

 

Neyse başka taraflara geçelim O meşhur ‘Şişlide bir apartıman şarkısı sizin evinizde mi yazıldı 

Yazılmış diyelim. O zaman çok küçüğüm. Cemal ve Ekrem beylerin Şair Nigar’da evleri var ama hep bizim ailedekilerle birlikteler. Piyanomuz vardı evde, annem çalardı. 1929 yılı filan olmalı. Orada besteliyorlar opereti… Nazım Hikmet de varmış yanlarında.

 

O şarkının sözlerinin Nazıma ait olduğu rivayet edilir.  

Babam da öyle demişti. Rahmetli Nazım şişkoca bir adammış. Bizim salondaki kanepede uyurmuş. Uyandığı zaman da hep içki istermiş. Kakara kikiri yapmışlar işte o şarkıları.

 

Siz hatırlamıyor musunuz? 

Ben beşikte uyuyordum o zamanlar ayol. İşte o Şişlideki apartman, benim beşikte uyuduğum apartman.

 

Daha sonraları Nazım’ı tanıdınız mı?  

Hayır tanımadım ama yeğenleri ile okula gittim. Çok severdim Nazım’ı. Mühim adamdı.

 

Aileniz Mekkeden buraya göç etmiş sanırım.  

Çoook daha öncesi var. Hz. Hüseyin ile yakınlığı varmış ailenin. Kerbela olayından sonra çok üzgün olarak dönüyorlar Mekke’ye. Bir süre Şam’da kaldıktan sonra Mardin’e doğru yola çıkıyorlar. Her şeyleri Mavi. Develerin üstü mavi atlas, katırların üstü mavi…

 

Neden mavi?  

Bilmiyorum ama böyle çılgın bir mavi halindeler. İsimleri de zaten Azrakizade yani Mavioğulları. Mardin'de Selçuklular bunları çok iyi karşılıyorlar. 1040 yılı filan. Cirit oynanıyor, büyük kazanlarda pilavlar pişiyor. Hemen kaynaşıyorlar. 

 

Durun tahmin edeyim, Mardin'e yerleşiyor 'masmavi' atalarınız 

Evet, secerede yazıyor; Selçuklular bizimkilere 29 alan hediye etmişler.

 

Alan dediğiniz nedir?  

Ev, konak gibi şeyler. Ee bunlar aptal mı kardeşim? Hemen çöküyor bizimkiler oraya. İlk iş siyaset yapmamak üzere Kuran’a el basıp yemin ediyorlar.

 

Siyasetin ne zararı varmış ki?  

Bu yüzden çok çekmişler herhalde. Ama "Siyaset yapmazsak nasıl para kazanacağız?" diye düşünenler olmuş. Sözü geçen büyüklerden biri de “Hakka, hukuka riayet edeceğiz” diyerek son noktayı koymuş. O yüzden ailede çok avukat vardır.

 

Sizin meşhur "3S yasağı" o günlerin mirası herhalde, anlatsanıza şunu biraz, bilmeyen telefon modeli sanır... 

"Siyasetten, sigaradan, silahtan" uzak dururum, 3S yasağı bundan ibaret… Neyse efendim, yıllar geçiyor, 1850’lerde dedemin babası Mardin kadısı Ömer Şevki Efendi Hazretleri ölünce bunlar önce Ankara’ya, sonra İstanbul’a geliyorlar ve Mardinzade olarak tanınıyorlar.

 

Mardin soyadını alma yönünde ilerliyoruz 

Öyle, Büyükbabam Necmeddin Molla, o zamanlar Boğaziçi'nde vapurlarla yolcu ve yük taşıyan Şirketi Hayriye'nin yönetim Kurulu Başkanı. Ayrıca da Kocataş su şirketinin sahibi. Yalılar, konaklar filan çok varlıklı bir adam anlayacağın.

 

Nereden geliyor bu paralar? 

İşte onu anlatacağım. Necmeddin Molla çok önemli bir avukat. Osmanlı sarayında Huber adlı büyük bir Alman iş adamı var. Silah Tüccarı. Bunun Sultanla arası mı bozuluyor, neyse bir şeyler oluyor, velhasıl Türkiye’den ayrılacak. Ama dünya kadar malı mülkü var burada… Ne yapıyor?

 

Bilmem 

Dedeme geliyor.

 

"Molla beni kolla" mı diyor? 

Hemen hemen. "Bu işi çözersen sana Tarabya’da bir yalı, Cihangir’de bir konak şu kadar bin altın..." falan diyor. Dedem halledince adamın işini  Hubert de sözünü tutuyor. O Tarabyada’ki yalı var ya; işte o Hubert köşkü.

 

Yani şimdiki Cumhurbaşkanlığı köşkü... 

Evet efendim. Dedem oraya ilk gittiğinde bakmış ki kötü bir koku var. Karşı yakada Beykoz’da tabakhane varmış, deri kokusu geliyor. “Ben burada oturmam” demiş, Hubert köşkünü elden çıkarıp Sarıyer’deki Kocataş yalısını almış.

 

Sonra yalının adının çok beğenip Kocataş Su şirketini mi kurmuş? 

Sarıyer’in üzerleri o zaman dağ bayır. Büyükbabam bir gün dolaşırken ağaçların arasında  bir su kaynağı görüyor. “Kocataş suyudur bu efendim” diyorlar. Arazi zaten onun.

 

Piknik yapmak yerine "Ben şu suyu satayım" diyor büyükbabanız... 

Aynen öyle.İki kilometre uzunluğunda borular çektiriyor. Aşağıya gelen su şişeleniyor. Böylece Kocataş Su fabrikasını kuruyor.  Anlayacağın suyu paraya çeviriyor. Bunu yapmasının en önemli sebebi ise eğlenmek aslında. Zaten çok parası var adamın.

 

Hobi diye başladı sonra "Aldı yürüdü" diyorsunuz? 

Tabii, dinle bak. Dedeme bir gün gazozdan bahsediyorlar. Bu sefer tutup gazoz üretmeye başlıyor. Portakallı gazoz bile yapıyor o zamanlar ama onu pek tutturamıyor

 

Halbuki o da bir kaynaktan aksa ne rahat olur 

Derken yurtdışında birisi buna Coca Cola ikram ediyor. Bu sefer de kafaya takıyor, kola yapacak.

 

Onun formülünü bugün bile çözemediler, kaç yılında oluyor bunlar? 

1945-46 galiba, savaş yıllarıydı çünkü. Neyse dedem soruyor, soruşturuyor Coca Cola’cı Kemal diye birini buluyor.

 

Cemal kola içmeyi çok seviyordu herhalde? 

Adam formülü bende var diyor ama sonuç yok tabii.  Sonra dedem yurt dışından gemiyle iki kasa getirtiyor. Gemi açıkta bekliyor, dedemler de sandalla geziyormuş gibi yapıyorlar, gemiye yanaşıp kolalarına kavuşuyorlar.

 

Bildiğin Coca Cola kaçakçısı? 

Kaçak tabi. Zaten gümrükte ne olduğunu anlamayıp atacaklar. Dedem kolaları tahlil ettiriyor. Anlaşılıyor ki aynısını yapmak mümkün değil. O zaman Kemal beyin de yardımıyla ‘Kocataş Kola’ adı altında kendi formülüyle Türkiye’nin ilk kolasını üretiyor.

 

Vay anasını, dedeniz bildiğiniz girişimci işadamı. 

Bizim ailenin ruhunda var. Turşuculuk işini bile büyütmüşler

 

Turşuculuk mu? 

Tabii, Çankırı Çerkeş'de Molla beyin büyük babası evde turşu yapıp eşeklere yükleyip satarmış. Sonra aileden birine eşekle satmak yetmiyor İstanbul’a gelip bir turşucu açıyor. İşte meşhur Sultanahmet turşucusu o. Sonra O'nun torunu Şeyhülislam oluyor. Ama aslına bakarsan bu kötü bir durum.

 

O niye?  

Adam Şeyhülislam olmuş ama turşucunun torunu.

 

Canım ne var bunda? 

O zamanlar bakış açısı farklı işte. Neyse O'nun oğlu da benim büyükbabam

 

Büyükbabanızın yok mu hiç 'ticari serüvenleri'? 

Yok. Ama serüvenleri bol tabii. Efendim Necmettin Molla bey 24-25 yaşında Bağdat valisi oluyor. Bir gün büyük bir sandalla Bağdat’a gidecek. Sandalın başında ayakta kocaman sarığı ile duruyormuş.

 

Eee  

Öyle ayakta giderken kendi kendine “Helal olsun sana, bu yaşta vali oldun, bakalım 29 yaşında ne olacaksın” diye konuşuyormuş. O arada bir köprünün altından geçiyorlar. Sarık köprüye çarpmaz mı…

 

Eyvah sarık uçtu denize    

Tek sarık değil ikisi birden uçmuş denize. Rahmetli “Rezil oldum” demişti. “Hiçbir zaman ne kadar büyük oldum deme, bir köprü çıkar vurur kafana” diye söylerdi hep bana.

 

Betul Hanım biraz da sizin 'maceralarınızdan' bahsedelim 

Mısır'daki günlerden başlayalım o zaman

 

Neden Mısır'a yerleşmişti aileniz? 

Babam bankada memurdu. Buradaki İş Banka’sından Mısır’dakine tayini çıktı. Bir de zaten pamuk fiyatları düşmüş, ailenin varlığı bitmişti. Bizde pamuk çok önemlidir.  Pamuk yükselir şampanya içersin. Pamuk düşer ‘I’m so sorry’ deyip ayakkabı boyarsın.

 

Pamuğun fiyatıyla aile ekonomisinin ne alakası var anlamadım, özür dilerim? 

Mısırda pamuk tarlalarımız vardı. Gelirimizin çoğu onlardan sağlanıyordu. Hatta dinle bak, bir gün bir arkadaşımın doğum günü için hediye alacağım. Okula parasızlıktan yürüyerek gidip gelirdim, yolda bir broş gördüm, fiyatı 13 lira, almam mümkün değil.

 

İyi para mı o zaman?  

Yok canım. Ama öyle parasısız ki… Neyse akşam babama durumu anlattım “Aaa sana söylemeyi unuttum, pamuk yükseldi, artık çok paramız var” deyip cüzdanını açtı, içinde bir ton para. “Zengin olduk kızım zengin” diyor. Nasıl şaşırdım, öyle alışmışız ki yoksulluğa.

 

Sonra babanızın Mısıra tayini çıkıyor  

Mısıra tayini çıktığı zaman babamın durumu aslında çok kötü değil, pamuk vaziyetleri idare eder. İskenderiye’ye geçtik. Savaş başlamış. Her taraf zifiri karanlık. Gece sigarayı dışarda içmek  bile yasak.

 

O stresli zamanda sigara neden yasak olur ki? 

Çünkü o karanlıkta sigaranın ucundan gelen ışığı bile görürmüş havadaki pilotlar. Neyse babam önceden gitmişti,akdenize nazır güzel bir kat tutmuş. Orada okula başladım.

 

Arapça biliyor musunuz? 

Maalesef  çok az. Çünkü İngilizceye verdim kendimi. Uşaklar falan da İngilizce konuşuyor. Ama savaş çok kötüydü. Sürekli bombardıman altındayız. Sığınaklarda ölümle burun buruna yaşamayı öğrendim. Yüzerken yanında cesetler de yüzüyor düşünsene

 

Travması bugün bile etkisini sürdürüyordur 

Savaş yalnız ölüm getirmiyor. Olgunlaştırıyor da insanı. Her an ölebileceğini düşünerek yaşama bağlanıyorsun. Tabii yoksulluk ve yokluklar da var. İnan ilk kahvemi 1945 yılında filan içtim, çünkü yok işte ne yapacaksın yok.

 

Daha da geriye gitsek, çocukluğunuzdan bahsetsek 

5 yaşına kadar konuşma özürlüymüşüm.

 

Siz "konuşma özürlüymüşsünüz" inanmam, neden? 

Sebebini hala tam bilmiyorum. Çevremde bir çok farklı dil konuşulduğu için dediler bir ara.

 

Kekemelik mi vardı, yoksa hiç mi konuşamıyordunuz?   

Konuşmaya çalıştığım zaman münasebetsiz bir yerde yutkunma başlıyormuş. Bir de İsviçreli mürebbiyem çok dövermiş beni, onun etkisi de olabilir dediler.

 

Kimse duyup haddini bildirmedi mi mürebbiyenin? 

Canım 54 odalı bir konakta oturuyoruz, kim nasıl duyacak… O dayakların hasarları bugün bile hala benimle

 

Ne gibi? 

Mesela araba kullanamam. Daha doğrusu mekanik hiçbir şey kullanamam. Londra’da keşfettiler bunu da. Beynimin bir noktası dayak yüzünden zarar görmüş. “Hiç uğraşma, bilgisayar, makine, araba falan kullanamazsın” dediler. Sen şimdi makine olsan seninle arkadaşlık edemezdim mesela (gülüyor)

 

Peki diliniz nasıl açıldı?  

Ablam ile kuzenimi ilk okula yazdırmak için götürürlerken beni de yanlarına alıyorlar. Daha 5,5 yaşındayım.

 

"Aman beni yazdırmayın" diye feryat mı ettiniz yoksa? 

Hayır. Onların işleriyle uğraşırlarken ben bir sınıfa kaçıyorum. Orada iri yarı bir kadın var, beni kucağına alıyor. Meğer ölen kızına çok benziyormuşum. Bir kitap  açtı önüme; bir başak, bir ay resmi var. “Oku” dedi, nasılsa ‘ay’ demişim. Kadında bir sevinç.

 

Kimmiş bu "Ak sakallı dede" pardon iri yarı kadın? 

Okuldaki öğretmenlerden biri. O sırada annem sınıfa girdi. Kadından özür filan diledi. O da “Bu çocuk burada kalacak, ben onu eğitirim” demiş. İşte benim hayatımı kurtaran o öğretmendir.

 

Ve gün geldi tutukluktan eser kalmadı 

Tamamiyle geçmedi aslında, hala vardır biraz ama belli etmem.

 

Deminden beri gözüm asanızda, neden sizi hiç asasız göremiyoruz? 

70’li yılların başıydı. Nişantaşı’nda, şimdiki Yargıcının önünden taksiye bineceğim. Yerde birkaç salata yaprağı ve yağ olduğunu gördüm. Tam yanından kaymadan geçmeye çalışırken korktuğum başıma geldi kaydım, düştüm, öylece kalakaldım.

 

Kaç yaşındaydınız?  

42 kalçam kırılmış. Tesadüfen teyzemin kızı geçiyordu oradan. Beni bir taksiye atıp Amerikan Hastanesine götürdü. Hemen ameliyata aldılar. O sırada elektrikler kesilmez mi. Devir öyle bir devir. 7 saat baygın kaldım. Kırıyorlar tekrar yapıyorlar. Bir ara öldüm zannetmişler.

 

Komaya da girebilirdiniz  

Allah kurtardı. Ama ameliyatın ardından iki bacağımın arasında boy farkı kaldı. "Nasıl yürüyeceğim?" diye sordum. "Jimnastik yapacaksın" dediler…

 

Ne kadar fark var iki bacağınızın boyları arasında 

Önce 7 santimdi. Sonra başka bir ameliyatla 5 santime indi. Asanın sebebi de bu işte. Ama gözlerin bacaklarımdaki farka çevrilmemesi için çok çalıştım. Çünkü resmen topalım. Onu göstermemek için vücut ve el hareketleri öğrendim. Ayla Algan hastanede çok çalıştırdı. Bana hem yürümeyi, hem de eşarp kullanmayı öğretti.

 

İlüzyonistlik yapıyorsunuz bir nevi 

Tabii, bakanların gözü eşarba takılıyor. Algıda yer değiştiriyorsun. Sonra topuzum mesela. Uzaktan görenler “Aaaa o topuzlu kadın” derler. Eşarba ve saçıma bakmaktan topallığıma sıra gelmez.

 

Kaç eşarbınız var?  

Belki bin tane…

 

Eşarpıyla, topuzuyla, asasıyla Betul Mardin kendi markasının yüzünü mü yarattı acaba? 

Öyle oluyor…

 

Türkiye'de 'markalaşan' ilk birey siz olabilir misiniz? 

Olur mu canım Atatürk var. Bak sana bu işin püf noktasını da söyleyeyim. Beden dilini istediğin yere çekebiliyorsan marka oluyorsun. Karşıdan biri görünce “Aaa bu karı geliyor” diyor.

 

Sizin tabirinizle bu 'karının' imajı kaç senedir değişmedi? 

40 yıl oldu. Şimdi 85 yaşındayım.

 

Halkla İlişkiler kavramını gerçek anlamıyla Türkiyeye ilk siz getirdiniz.  

Ondan önce gazeteci ve radyocuydum.

 

Ya televizyon 

Yahu ilk başlarda TRT'nin tek T'si vardı. Televizyon zamanında ise BBC’nin bursuyla İngiltere’ye gitmiştim… 

 

Yanılmıyorsam Uğur Dündar da o bursla gitmişti 

Uğur benden sonradır. Söylemesi ayıp olacak ama gidenler arasında sadece ikimiz meşhur olduk.

 

Kendiniz mi başvurmuştunuz BBC'ye?  

Radyodayken Turgut Özakman “BBC’ye gönderelim seni, televizyonculuğu öğren gel burada ders ver” dedi. Aslında 6 ay kalmak üzere gitmişti. Ama 3 ay sonra “Sen gel, artık öğrendin” dediler. O ara Haldun'la evliyim, bir yandan da gazetecilik yapıyorum. Aaa bak aslında ilk halkla ilişkiler tecrübem Haldun Dormen Tiyatrosu'nda olmuştur.

 

Sanki pek emin değilmişsiniz gibi söylüyorsunuz 

Evet çünkü açıkcası ne yaptığımızı bilmiyorduk ki. İnsanları davet ediyoruz, gazetecileri çağırıyoruz ama hepsini bilinçsizce yapıyoruz. Neyse BBC’den döndükten sonra Ankara’da çalışmamı istediler. Çocuklar İstanbul’dayken benim Ankara'da çalışmam olacak şey değil. Bastım istifayı tabii.

 

Haldun Bey de İstanbul'da zaten 

Yok o zaman ayrılmıştık.

 

Haldun Dormenin Semiramis Pekkan ile beraberliği o dönemlerde mi oldu. 

Hayır benden boşandıktan 1-2 yıl sonra beraber oldular.

 

Kıskandınız mı?  

Yok canım ben başka yerlerdeydim, çocuklar bende, çalışmam da lazım;  vakit mi var kıskanmaya filan?

 

Haldun Beyin de ayağında bir aksama var. Acaba Orhan Babanın şarkısındaki gibi 'kaderin bir oyunu' mu bu?  

Yok canım ben sakatlandığımda Haldun’dan çoktan boşanmıştım çok şükür.

 

Filmi biraz daha geri saralım. İngiltere'den İstanbula gelmiştiniz, iş arıyordunuz.  

Evet, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Dallı bey arkadaşımdı. Tiyatrodan ve sanattan çok hoşlanan bir adam. Randevu aldım, gittim… 

 

Ne iş yapacaksınız orada?  

“Reklam şirketi kuracağım, reklamları bana verir misin” dedim önce. “Benim kafamda başka bir şey var; birine bir şey söylüyorum anlamıyor, azarlıyorum zannediyor, başkaları bana bir şeyler söylüyor bu sefer ben anlamıyorum. Sen bana aracı ol” dedi.

 

Ne demek şimdi bu?  

Ben de onu sordum. Açıkçası bana pezevenklik gibi geldi. “Dur Hamit’i çağırayım sana anlatsın” dedi. O iyi arkadaşımdı, şimdi rahmetli oldu. “Bu yeni bir meslek” dedi Hamit  “Adı Relations Publiques”. Biraz düşüneyim dedim çıktım.

 

Ne yaptınız sonra  

Kalktım Amerikan kütüphanesine gittim. Yıl 1968. Okudum, okudum, baktım bu hakikaten bir iş kolu, öyle düşündüğüm gibi ahlaksız bir durum yok. Çok hoşuma gitti ve işi kabul ettim. İkinci müşterim kimdi?

 

Nereden bileyim, kim? 

Selahattin Beyazıt. Ondan sonra hep bu işi yaptım.

 

Ve gün geldi üniversitede bu işin hocası oldunuz, üstelik liseden sonra tahsilinizi devam ettirmemişsiniz 

Yaaa…. Yıllar önce bir gün evde oturuyorum. Kapı çalındı, karşımda elinde çiçekle bir adam duruyor. “Efendim ben İstanbul Üniversitesi İletişim Bölümü Dekanıyım” dedi. “Buyrun içeri” dedim. Girdi. “Sizden bir ricamız var” diye devam etti… İlişkiler, tanıtım gibi bir şeyler söylüyor. Halkla İlişkiler diyecek ama o da bilmiyor daha ne olduğunu. Yıl 1969. “Bu konuda ders verir misiniz?” dedi sonunda.

 

Lise mezunu olduğunuzu bilmiyor mu?  

Zaten “Boşuna konuşuyorsunuz, ben lise mezunuyum” dedim. Meğer BBC’ye danışmışlar, onlar da benim adımı vermiş. Çok duygulandım tabii. Gittim, hocalarla tanıştım ve İstanbul Üniversitesi'nde ders vermeye başladım.

 

Kaç yıldır sürüyor bu 'lise mezunu profesör' durumu? 

41 yıldır. 17 senesi de Bilgi Üniversitesinde. Arada Boğaziçi'nde de çalıştım çok.

 

Gençler size hayran. 20'li yaşlardakiler 85 yaşındaki bir kadınla aralarındaki jenerasyon farkından nasıl oluyor da rahatsız olmuyor. 

Komiğim herhalde… Bence bu yaşta gençlere yaşam sevinci veriyorum.

 

Halkla ilişkileriniz iyi ama aşkla ilişkileriniz yok galiba; neden? 

 Vardı ayol ama artık 85’inde de bırak olmasın abi… İnsaf! Ben çok flört ettim.  (gülüyor) Çok şükür canım.

 

Evlilik şart değil ama çocuk şart demişsiniz bir yerde? 

Evet, hatta doğuramazsanız evlat edinin dedim.

 

Evlatlarınız Ömer ve Leyla olmasaydı... 

Çok yalnızlık çekerdim. Birine 'güneş'im, birine 'ay'ım derim. Ben de gezegenleriyim. Onları her sene toplayıp bir yerlere götürürüm.

 

Onlar dediğiniz sadece Ömer ve Leyla değil tabii artık  

Oğlum, kızım, üç torunum, oğlumun eşi altı… Bir de  ben yedi. Aile bu... Bir keresinde Londra’ya götürdüm, diğer bir sefer Dubai’ye. İki gün yiyip içip konuşuyoruz. Bütün saatleri birlikte geçiriyoruz.

 

Bu sene yolculuk hangi diyarlara? 

Onlar kendileri seçiyorlar. Bodrum’da Kempinski otelde karar kılmışlar. Daha önce hiç gitmemiştim. Orada yemek yiyeceğiz, denize gireceğiz…

 

Nasıl bir kaynana Betul Mardin?  

Ben Ayşe’yi (Arman) çok severim onun için herhalde iyiyimdir.

 

Otoriter misiniz Ayşeye karşı?  

Ay yok canım öyle şeyler. Ayşe arkadaşımdır. Her derdini bilmek isterim  Öteki gelinim Gülden de çok iyidir, çok severim O'nu. Leyla'nın ise 3 evliliği oldu ve hala 3 damadım ile aram çok iyidir.

 

Bu kadar özelimizi anlatıyorsun diye Ayşenin arada sırada kulağını çekmek geçiyor mu içinizden? 

Olur mu öyle şey? Haddime mi düşmüş? Onun kendi hayatı.

 

Torununuz Alyanın ismini kim koydu?  

Ömer telefon edip fikrimi sordu; “Bizim ailemizi anımsatan bir isim koysan sevinirim” dedim. Telefonu kapatır kapatmaz dua etmeye başladım.

 

Tuttu mu duanız? 

Evet, Alya gök, sema demek. Bizim Mavioğulları'nı anımsatan bir isim oldu.  Artık aileye önem vermemiz lazım ya.

 

Aile demişken kardeşiniz Arif Mardin dünya müzik piyasasını yönetenlerden biriydi değil mi? 

Yazık oldu, çok zamansız öldü Arif. Bizim ailedeki bütün cevherleri üzerine toplamak dışında müthiş bir müzisyendi.

 

Hiç Arif Bey'in çalıştığı ünlülerle tanışma fırsatınız oldu mu? 

Norah Jones ve Aretha Franklin ile tanıştı.

 

Nasıl insanlar onlar? 

Bizim gibi insanlar.  Öyle kuyrukları falan yok, Arif’in İstanbul'daki cenazesine Robin Gibb de gelmişti.

 

O da iki ay önce rahmetli olmuş… Ölümlerden biraz uzaklaşalım Bir ara aşk öğütleri verdiğiniz doğru mu?  

Yıllar önce birine bu konuda öğüt vermiştim.

 

Spor yapıyor musunuz? 

Mümkün olduğunca yapmaya çalışıyorum. Yürürüm, yüzerim…

 

Peki mutfakla aranız nasıl?   

Çok güzel yemek yaparım ama artık pek mutfağa giremiyorum. Günde bir defa mutlaka et yerim. Pilavımı makarnamı ihmal etmem.

 

'Kolesterol' sizi ihmal etti galiba  Peki ya tatlı?  

Her yemekten sonra tatlımı yerim, tatlıdan vazgeçemem… Görüyorsun kilo sorunum yok…

 

Görüyorum ki hiçbir sorununuz yok. Keşke herkes sizin gibi yaşayıp, hayatla barışık olsa

 

Röportaj: İzzet Çapa



SERVİS
Tüm Yazarlar