Frédéric Beigbeder: “Orhan Pamuk Nobel’den önce daha eğlenceliydi!”

Aşkın ömrünü önce roman, sonra da film yapan Fransız yazar Frédéric Beigbeder, Sarkozy’nin hemşerisi ve doğduğu kent Neuilly’de komünist partiye oy veren tek kişi olmakla övünüyor.

Frédéric Beigbeder: “Orhan Pamuk Nobel’den önce daha eğlenceliydi!”

Şimdi diyeceksiniz ki “Elin Beigbeder’i ile ne işin var”. Dünyada “best seller” olan “Aşkın Ömrü Üç Yıldır” kitabının filmi Türkiye’de gösterime girerken, bendeniz de hem aşkı hem de filmi konuşmak için çaldım kapısını.

 

“Sivrisineklerin ömrü 1 gündür, güllerinki 3 gün. Kedilerin ömrü 13 yıldır, aşkın ömrü 3. İlk yıl tutku, sonra şefkat, nihayet bir yıl can sıkıntısı.” Cümlelerin sahibi gerçekten bir aşk filozofumuydu acaba? Ben soru soruyorum, meğer o da soru soruyormuş... “Aşkın ömrü ne kadardır” diyorum “Bilmem” diyor. “Peki seksin ömrü” diyorum, yine “Bilmem”. “E hocam o zaman bu kitabı neden yazdın, bu filmi neden çektin” diye soruyorum. “Bu soruları sormak için” diyor. Zaten sonunda itiraf etti, “İkimizin de işi zor, aynı soruları soruyoruz” diye.

 

Aşkın Ömrü 3 Yıldır” özel yaşamınla benzerlikler taşıyan bir kitap. “Otobiyografik bir roman” diyebilirmiyiz?

“Otobiyografik roman” dediğiniz aslında gerçekle oynanan bir oyundur. Bu soruya cevap verirsem oyunu bozmuş olurum. Ama bir romanda hep yazarın kendisini ararız. Harry Potter’ı okuduğumuzda bile “Rowling hikâyenin neresinde” diye geçer içimizden. Ama ben ona göre biraz daha dürüstüm.

 

Yıllar önce kitabını okuduğumda “3 yıl sürse bile iyi” diye düşünmüştüm. Devir değişti, kısaldı mı aşkın ömrü modern dünyada?

Roman ve film arasında 15 yıl fark var. O sürede cep telefonları yaygınlaştı, internet hayatın bir parçası oldu... O yıllarda bile tüketim toplumunun aşka zarar verdiği düşüncesi hâkimdi. Bugün Facebook ya da Twitter’ın bile aşk sürecini nasıl etkilediğini söylemek için çok erken.

 

Sana göre günümüzde aşkın raf ömrü ne kadar?

Sonsuz olduğunu ümit edelim ama hiç fikrim yok. Kitap, aşkın eskimesi kavramını ele alıyordu. Ticaret okullarında öğretiliyor bu kavram. Mesela iPhone 5 çıkınca bir önceki gözden düşüyor.

 

Ne yani, aşk bir iPhone mu? İnsanın parası yetmez sürekli yenilemeye.

İşte asıl soru bu olmalı: Aşk bir iPhone mudur? Biraz daha açarsam tüketime yönelik düşünce tarzı aşkta da uygulanabilir mi? Âşık olmakla bir ürün satın almak arasında mutlaka fark olmalı. Zaten romanın da filmin de hedefi, insanları bu fark üzerinde düşünmeye sevk etmek.

 

“Aşkın ömrünün 3 yıl olduğunu düşünmüyorum ki”

 

Yok artık, bu çok da fazla düşünülecek bir şey değil...

Bir de şu açıdan bak, müthiş bir tüketim toplumu içinde yaşıyoruz. Bize bir şeyler satabilmek için duygularımızı, arzularımızı bile kullanıyorlar. Hedonizmin hâkim olduğu bu çağda bir insanın ömür boyu tek kişiye bağlı kalması mümkün mü?

 

Bilmem... Mümkün mü sana göre?

Ben de bilmem... İşte filmde bunu sorguluyor zaten.

 

Senin için “Aşk tüccarı” diyebilir miyiz?

Hayır ama ticaret çağında yaşadığımı düşünüyorum. Aslında benim işim bu sorulara cevap bulmak değil. Bunları ben sormak istiyorum ve soruyorum.

 

Ben de bu kitabı yazan, filmini de çeken adamın aşka bakış açısını soruyorum. Yoksa seni uzman olarak falan gördüğüm yok.

Bu yüzden cevaplarda çok zorlanıyorum zaten. Benim rolümde soru sormak, senin rolün de.

 

Peki madem ki aşkın ömrü 3 yıllık, aşktan geriye kalan ne?

Aşkın ömrünün 3 yıllık olduğunu düşünmüyorum ki. Bu sadece ilgi çeksin diye bulunmuş bir kitap başlığı. Zaten aşk süresiyle değil, yoğunluğu ile ölçülebilir.

 

Yani bir reklamcı tavrıyla mı koydun kitabın ismini... Duygu insanı değil misin?

Büyük bir romantik olmasaydım, zamanımı bu romanı yazıp filmini çekmek için harcamazdım.

 

Neden romanı yazdıktan sonra 15 yıl bekledin film için?

Bazı şeylerin yerine oturması ve düzeltilmesi lazımdı. Kitabı yazdığımda 15 yaş daha genç, daha kızgın ve radikaldim.

 

Ve daha da serttin herhalde...

Evet, roman filme göre çok daha pesimist, karamsar. “Mutluluk yoktur” diyorum kitapta. Ama film çok daha fazla umut veriyor. Daha doğrusu “Aşk için mutsuzluğa değer”mesajı veriyor

 

Yani film, kitabın bire bir uyarlaması değil...

Değil... Hatta kitaba bir ihanet. Benim işim sinemacı olarak romancıya ihanet etmek.

 

Aşktan para kazanan bir reklamcı olarak görüyor musun kendini? Sonuçta film merak uyandırıyor ve para kazandıracak. Tekrar soruyorum, aşk mı satıyorsun? Net cevap ver.

Benim fahişe olup olmadığımı öğrenmeye çalışıyorsan söyleyeyim; öyleyim. Baudelaire’in de söylediği gibi ‘’sanat fahişeliktir”.

 

Desene gazeteciliği seçmekle iyi etmişim. Yanlış anlamadıysam romanı filme çekerken 15 yıl öncesini bugüne uyarlamışsın.

Öyle. Yeni karakterler de ilave ettim. Mesela kahramanım Marc Marronnier’nin kitapta annesi, babası yoktur.

 

Aileden bahsetmişken, annenin Barbara Cartland çevirileri yapması seni etkilemiş olabilir mi?

Galiba. Bu yüzden aşka isyan ettim... Aslında aşka değil de o kitaplarda bize sunulan aşkaydı isyanım...

 

O isyan Barbara’ya mı yoksa onun yarattığı pembe aşklara mı?

O kitaplarda bize anlatılan, ayağı yere basmayan pembe dünyalara. Aşkın böylesine sömürülmesineydi isyanım. Ben peri masallarına inanmam, inandırmanın da tehlikeli olduğunu düşünürüm.

 

“Kötü bir aşk uzmanıyım”


Yani anneye de isyan var bu konuda...

Tabii ki var.

 

Lara ile ne kadar zamandır berabersiniz?

2 sene oldu sanırım.

 

Tanıştığınız günden bu yana aşkta geri sayım başladı mı?

Umarım başlamamıştır, zaten aşk bir gizemdir... (Bir an duraklıyor Fredric, sonra dönüp Lara’ya soruyor.)

 

Sen de varmı bir rahatsızlık?

Lara: Hayır ama zaten ilişkiye ne zaman bitecek diye başlayamazsınız.

 

Son günlerde cinsellik içeren romanlar çok gündemde. Aşkın ömrü 3 yılsa, seksin ömrü ne kadardır?

Hiçbir fikrim yok, zaten bunun için yazıyorum. Kötü bir aşk uzmanıyım. Aşk, tutku, seks... Hepsi bir bütün. Seksin çok önemli olduğunu düşünüyorum ama bir ömür biçemem. (Lara gülerek lafa karışıyor...)

 

Lara: 11 dakika değil miydi? (Kadından al haberi diyeceğim ama o eşekarısı sokasıca dilimi tutmayı başarıyorum... )

 

“İlham kaynaksız yazara hapishane tavsiye ederim”

 

Aşk, seks, uyuşturucu... Neden bu öğeler edebiyatın doruğunda? Bastırılan eğilimleri daha çok mu okuyor insanlar?

Bunu yazar açısından değerlendireyim. Edebiyatın orijinal bir bakış açısına ihtiyacı var. Bunun için kafanızın farklı çalışıyor olması lazım. Biraz garip olmalısınız ki duygularınızı aktarabilesiniz. Mesela âşık olmak garip bir ruh halidir. Alkol de sizin yazmanıza yardımcı olur.

 

Peki uyuşturucu?

Yazmanızı engelleyen, utangaçlığı kaldıran her şey yardımcı olur yazmaya.

 

Kitabında Jean Claude Marin karakteri uyuşturucudan tutuklanıyor, 2008’de aynı durum senin de başına gelmiş. Bu durum hayatını etkiledi mi?

Tabii, hapse girmek hoş bir şey değildi.

 

Oradan bir roman çıkmadı mı?

Hapis de çok iyi bir ilham kaynağı... İlham kaynağı olmayan yazarlara hapishaneyi tavsiye edebilirim. (Gülüyor...)

 

Bir TV programına çırılçıplak çıkmışsın, yoksa nudistlik mi var içinde?

İstersen burada da soyunabilirim. İster misin? (Gülüyor...)

 

“Sarkozy’ye karşı komünistlere oy verdim”

 

Sarkozy’nin hemşerisiymişsin, oyunu ona mı verdin?

Neuilly’de oturan ve komünistlere oy veren tek kişiyim. Benim için burjuvaların zenginliklerini paylaşmak istemesi çok mantıklı. Bütün zenginler paralarını fakirlere verme arzusu duymalıdır.

 

Bu arada komünist partinin reklamını da çekmişsin. Reklam ve komünizm tam bir paradoks...

 

Paradoks tabii. Bunu istediklerinde Sovyetler Birliği’nde reklam yasaktı. Bu istek beni çok şaşırttı, hemen “Evet” dedim.

 

Bir gün mutsuzluk hayatıma girdi ve ben bir salak gibi onu bir daha asla hayatımdan çıkaramadım” demişsin. Peki şimdi mutlu musun?

Kitabı yazdığım dönemden çok daha mutluyum. O romanı yazan 30 yaşında, yeni boşanmış bir adamdı, kitabı filme çekense 15 yılın ardından daha akil biri.

 

30 yaşındayken neden mutlu değildin?

O zaman büyük hayal kırıklıklarına uğramıştım. Kendimi kurtarmak istediğim bir dönemdi. Oysa bugün öyle bir yaştayım ki, başıma gelenlerin bir şans olduğunu düşünüyorum.

 

Para kazanıp zengin olduğun için mi?

Hayır, sadece yaşlandığım için.

 

Roman ve film arasındaki ayrımı tek cümleyle ifade edersen...

Romanı “Yıldızlar Savaşı” olarak tanımlarım, filmi de buna karşı saldırıya geçen imparatorluk. (Gülüyor...) Aslında kitapta aşkın yalan dolan olduğunu anlatıyorum. Ama filmde çok daha umut dolu mesajlar var.

 

İyi bir aşk romanı yazmak için mutlaka bunun acısını çekmek gerekir mi?

Öyle olmalı. Bu soruyu aşk için de genelleyebiliriz. Fransızların ünlü şairi Aragon “Mutlu aşk yoktur” demiş. Mutlu olmak istiyorsan âşık olmayacaksın.

 

“Reklam yasal bir yalandır”

Bu kitapları yazan, bu filmi çeken insanın iç dünyasını merak ediyorum aslında.

Kitaplarımdaki karakterler, tutunamayan, kayıp insanlar. Tüketim toplumunun içinde özgürlüğe doğru ilerlediklerini sanıyorlar. Bütün romanlarımda büyük bir endişe var.

 

Ne yani dünyadaki endişeyi mi yansıtıyorsun?

Ben de o karakterlere benziyorum. Geleceğe yönelik endişelerin giderek arttığı bir toplumda yaşadığımızı unutmayalım.

 

Uzun süre reklamcılık yapmış biri olarak sence bu endişeleri mi körüklüyor yoksa gerçekten insanların mutlu olması için mi çalışıyor?

Onlar aslında var olmayan bir mutluluğu vaat ediyor. Bu bir kandırmaca. Reklam bir yalandır.

 

O zaman sana göre reklamcılar yasal dolandırıcılar.

Kesinlikle öyle. Ama işin komik tarafı tüketiciler de bunun bilincinde. Dünyanın canına okuyor reklamcılar. Zaten 99 Francs adlı kitabımda “Reklam, parası olmayan insanlara ihtiyacı olmadıkları şeyleri alma arzusu vermektir” diyorum.

 

Bindiğin dalı kesmiyor musun?

Reklamcılığı bırakalı 12 yıl oldu.

 

“Nobel yazarları eziyor, hareketlerini kısıtlıyor

 

Otobiyografi yazarken objektif olunabilir mi?

Kişisine göre değişir. Ama orada en uç noktadaki samimiyete ulaşmış oluyorsunuz. İşte bu yüzden otobiyografi okumayı çok seviyorum. Kurgu okuduğum zaman o kişiyle özdeşleşemiyorum.

 

Bir reality show durumu mu var?

Hayır ama gerçek, hem bir roman yazarı hem de bir sinema yazarı için ilham kaynağı olabilir.

 

Bizim Nobel ödüllü bir yazarımız var tanıyor musun?

Evet, Orhan Pamuk.

 

Ne düşünüyorsun hakkında? Okudun mu kitaplarını?

Tabii... Nobeli almadan önce daha eğlenceli olduğunu düşünüyorum. İlk romanları daha az ciddiydi, aynı durum Le Clezio için de geçerli. Nobel, yazarları daha ciddi kılıyor. Bir anlamda sanki Nobel onları eziyor, hareketlerini kısıtlıyor.

 

Röportaj: İzzet Çapa

Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

  • Yağsız mücver nasıl yapılır?
    Yağsız mücver nasıl yapılır?

    Süresi : 01:31 İzlenme : 1893

  • Yulaflı şekersiz puding tarifi
    Yulaflı şekersiz puding tarifi

    Süresi : 01:16 İzlenme : 971

  • Tulum peynirli pankek
    Tulum peynirli pankek

    Süresi : 00:54 İzlenme : 1649

  • Tok tutan salata nasıl yapılır?
    Tok tutan salata nasıl yapılır?

    Süresi : 01:42 İzlenme : 1104

  • Kolay muska böreği tarifi
    Kolay muska böreği tarifi

    Süresi : 05:38 İzlenme : 1172

Copyright © 2014 - Tüm hakları saklıdır. Ciner Medya Tv Hizmetleri A.Ş. Üretim ve Tasarım CBG
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön