Mustafa Taviloğlu: “Cem Boyner kaptan, ben reisim!”

Orson Welles’in çok sevdiğim bir hikâyesi vardır. Orson baba, ününün doruklarında olduğu günlerde bir konferansa davet edilir. Konuşmak için sahneye çıktığında salonda kendisini dinlemeye gelen birkaç kişiden başkasını göremez. Boş salona şöyle bir bakar ve der ki: “Ben sinemacıyım, yönetmenim, tiyatro oyuncusuyum, karikatüristim, şairim, radyocuyum, oyun yazarıyım, illüzyonistim... Ve benim bu kadar kalabalık, sizin bu kadar tenha olmanız ne acı!”Mustafa Taviloğlu da Welles kadar olmasa bile böyle kalabalık bir insan. İşadamlığının yanı sıra doğuştan denizci, tescilli balıkçı, sanat uzmanı...

Mustafa Taviloğlu: “Cem Boyner kaptan, ben reisim!”

Türkiye’nin en yenilikçi, en büyük işadamlarından biri olmasına rağmen bir de sağa sola yetişmesi, insanlara yardım etme çabası var ki Mustafa Ağabey’in, Orson Welles’e beş basar. Ama kırmızı çizgileri var tabii...

 

Röportaj için buluştuğumuz, müdavimi olduğu Lucca’da telefonu susmak bilmedi. Fatih Altaylı’dan bile hızlı konuşup konudan konuya geçen nazardan çok korkan, dilinden muhabbetimiz boyunca dua ve maşallah sözcüğü eksik olmayan, Mustafa Taviloğlu’nun istemeden kulak misafiri olduğum bu konuşmalarının içinde biri çok dikkatimi çekti. Bir arkadaşı, yakınlarından birini işe alması için “torpil” rica ediyordu. “Ağabey benim Mudo’yu kurarken bir hayalim vardı” dedi telefonda. “Öyle bir duruma geleyim ki, kendi kendime dahi torpil yapamayayım diye ahdetmiştim. İstisnalar kaideyi bozmaz ama ben işe yaramayan birini almam. Sen yine de CV’sini gönder...” Telefonu kapattıktan sonra bana döndü ve “Karadeniz’de ‘Balık tutamadık ama birbirimizi anladık’ diye bir laf vardır” dedi. Biz bu söyleşide balık da tuttuk, birbirimizi de anladık... Darısı sizin başınıza...

 

Mustafa Taviloğlu’nun göbek adı nasıl Mudo oldu? Gel oradan başlayalım...

Macera küçük bir çantanın içinde başladı.

 

Nasıl sığdın o küçük çantaya?

İçimde kazanma arzusu vardı. Kimseye muhtaç olmamak, herkese, en başta babama karşı dik durmak istedim. Para kazanmayı seviyordum. Para kazanmak benim için özgürlük demekti. Kendine yetebilmek en güzel duygu.

 

“İşe, çantayla jilet ve fırça satarak başladım!”

Bunların hepsi çok hoş, çok duygusal da biz çantaya gelsek...

Ben üniversiteye giderken Amerikan pazarlarım odaydı. Oralardan ya da gemicilerden aldığım malları çantaya doldurup satıyordum.

 

Neler mesela?

Ağırlıklı olarak biblolar, küllükler, eye liner’lar... O zaman bunların Türkiye’ye girmesi yasak. En iyi müşterilerimden biri de Vepa’nın sahibi rahmetli Vedat Bey’di. O eye liner alırdı, ben de ondan fırça.

 

E, ne anladım ben bu işten?

Fırçaları eczane eczane dolaşıp satıyordum canım.

 

Sermaye nereden geliyordu?

Sermaye filan yok...

 

İşler büyüyünce ne oldu, iki çantaya mı geçtin?

Aynı zamanda iktisadi ve ticari bilimlerde okuyorum. Okuldaki arkadaşlarımdan biri Doğan Gürün’dü. Çok zengin bir ailenin çocuğu. Gece kulüplerinden çıkmazdık. Ama öyle böyle değil, bir masaya 400 lira hesap geldiğini hatırlarım. Bende nerede o para? Hesabı Doğan öderdi ben de ayıp olmasın diye vestiyeri ve bahşişleri verirdim.

 

Eeeee...

Elime biraz para geçince de hesabı bölüşürdük. Vestiyer ve kapıyı hiçbir zaman bölüşemedik, o hep bana kaldı.

 

Eczaneye fırça satmak iyi para getiriyormuş meğer...

Yok canım sadece günü kurtarıyorduk. Cep harçlığımı çıkarıyordum. Neyse dönelim işe... Yeni Melek Sineması’nın sahipleri İpekçiler beni çok severdi. Bir gün damatları Nuri Bey çağırdı; “Beyoğlu’nda bir pasaj açacağız, üstte sinema, altta dükkânlar olacak” diye anlatıyor... Bu dükkânlardan birini bana vermek istediklerini söyledi.

 

Ne güzel işte...

Yaaa! O güne kadar Çiçek Pasajı’ndan başka pasaj duymamışım. “Bu dükkânlar çok iş yapacak mutlaka birine gir” diye ısrar ediyor.

 

“Gir” demesi kolay, para nerede?

Para yok. Ama işi yapmayı da çok istiyorum. “Almam” dememe rağmen babam 15 bin lira, babaannemde bir Trabzon bileziği verdi. Grundig teybimi de satıp sermayeye kattım. Bizim Doğan’ı da ortak aldım.

 

Hayırlısı olsun...

Sağolasın. Sıra geldi isim faslına. İsimlerimizin ilk hecelerini aldım, Domu yazdım. Baktım olacak gibi değil, Mudo’da karar kıldık. İşte bizim çanta da böylece 12 metrekarelik dükkâna dönüştü.

 

Ne tip ürünler satıyordunuz?

Amerikan malı giyim kuşam, bir de plak... Arkadaşlarım yurtdışından en yeni plakları getirirdi. Zaten ilk başlarda öyle isim yaptık. Bir de babamdan kalma huyumla herkesin işini görüyordum...

 

Nasıl yani?

Babam günde 2 saat birinin işini yapardı. Yardım etmek güzel bir şey.

 

Ne yapıyordun? Başkasının çantasını mı taşıyordun?

Yok canım.Mesela telefonum bilet gişesi gibi çalışıyordu. Eş dost arar, “Şu filme, şu konsere bilet al” derdi...

 

Neydi Taviloğlu Mustafa Bey’i farklı kılan?

Her şeyin ilkini yapmaya çalıştım. 68 olaylarında gençliğin her şey olduğunu, dünyanın ancak öyle değişebileceğini keşfettim. Kaldırım taşlarını söküp Charles de Gaulle’ü devirdi çocuklar.

 

Sanki oradaymışsın gibi anlatıyorsun.

Paris sokaklarında yaşananlara şahit oldum. 68 ruhu beni çok değiştirdi, başka ufuklara götürdü...

 

Tüccar olarak damı?

Tüccarlık kanımda vardı da 68 olayları beni, gençliğin önemini anlamaya ve onlara hitap eden işler yapmaya zorladı. 30 sene bütün Türkiye’yi giydirdim.

 

Tam girişimci işadamı.

Çocukluğumdan beri böyleydim. Küçükken sergide karpuz satardım.

 

“Armatörün parası pul, karısı dul!”

Aileye yardım için mi?

Yok canım, ailenin hali vakti yerinde... Türkiye’nin en iyi üç armatör ailesinden biriydik, Tavilzadeler. Ama ben yazları arkadaşlarım tatil yaparken Sarıyer’de, sinemada gazoz satardım. Kazandıklarımla da misket alırdım.

 

Neden aile mesleğini seçmedin?

Annemin “Armatörün parası pul, karısı dul” diye çok güzel bir lafı vardır. Ama armatörlüğü seçmememin başka sebepleri vardı. Şişli Terakkiyi bitirdikten sonra Deniz Yüksek Ticaret’i okumak istedim. Bu arada aile dağıldı. Gemiler satıldı. Armatörlük şartları değişti, yatırım gerekti. Ama her zaman gıptayla baktığım, sevdiğim bir iş olmuştur.

 

Memleket nire Mustafa Ağabey?

Rize. Ama ben İstanbul’da doğmuşum. Ailenin bir kısmı 1940’ta buraya yerleşmiş. Yazları Büyükdere’de, kışları Fatih’te kalıyoruz. İstanbul’un en nezih yerlerinden biri o zaman Fatih’teki Kıztaşı. Deniz gören müthiş bir yer.

 

Anlaşılan, para pul gani.

Bunları neden anlatıyorum biliyor  musun?  Zengin pek çok kimse fakir edebiyatı yapar. Bende yok öyle bir edebiyat. Allah’a şükür her türlü imkânımız vardı, en iyi okullarda okudum.

 

“Sattığım karpuzları meğer dedem alıyormuş!”

Ailen ne diyordu küçük yaşta çalışmana?

Dedem teşvik etti zaten. Sergide çalışıp para kazandığımı sanıyorum, meğer o karpuzları dedem alırmış. Bir de tekne aldılar bana. “Tekne” dediğime bakma boyum kadar bir bot. Adını Tonton koydum. Onunla da aklımca balık tutup ticaretini yapacağım.

 

En büyük tutkularından biri de balıkçılık. Tüm balık türlerini tutmak gibi bir hırsın olduğu doğru

mu?

Hiç böyle bir şey yok. Haşa! Sadece çıktığımda balık yakalamalıyım.

 

Ya yakalayamazsan?

Olabilir ama yakalamak için her şeyi yaparım; bıkmam, sabrederim. Cem(Boyner) ile girdiğimiz son turnuvadaki başarımızın altında yatan ana fikir buydu.

 

Ne turnuvası bu?

Bir ekip kurduk, uluslararası balık tutma turnuvalarına katıyoruz.

 

“Cem Boyner kaptan, ben reisim!”

Diğer takımları boş ver de Boyner ile aranızda çekişme oluyor mu?

Yok. Ben onun ekibindeyim. Takım onun.

 

Kim daha başarılı?

Ben doğduğumdan beri balıkçıyım. O çok hevesli, büyük aşama yaptı. Çok iyi bir ekip olduk. 2 senedir kazanıyoruz turnuvayı. Beni “Reis” diye idare ediyorlar ama ekibin kaptanı, patronu Cem.

 

En büyük rakibi kim Taviloğlu’nun balıkta?

Balığın ticaretini yapsam bu soruya bir cevabım olurdu. Ama bir balıkçı olarak herkesten eskiyim ve açık ara öndeyim.

 

“Rakibim yok” diyorsun yani?

Bu rakiplik bir iş değil. Ama Cem’in heveslenmesi beni çok mutlu ediyor. Asıl güzel olan ne biliyor musun?

 

Bilmiyorum...

Balık tutarken tek kelime bile iş konuşulmuyor.

 

“Cem’in evi ekonomiyle o kadar dolu ki!”

Hadi canım, Türkiye’nin iki dev firmasının patronu günlerce bir araya geliyor ve ekonomiden, işten bahsetmiyor.

İnan doğruyu söylüyorum. Zaten Cem’in evi ekonomiyle o kadar dolu ki daha fazla konuşup onun üzerine gitmek doğru olmaz. (Gülüyor...)

 

Biraz da senin eve misafir olalım. Orada reis sen misin Lüset Hanım mı?

Reis olmaya vaktim bile yok. Ama evin kazananı ben olduğum için ister istemez her şey bana sorulur.

 

‘Lüset ellerini açıp dua edince...’

Evlenmek için yengeyi çok kovaladın mı?

Evet. Ama kafama koyduğum her şeyi yaparım Allah’a şükür. Aşağı yukarı 40 senedir birlikteyiz Allah nazardan saklasın. Yeni evlenmiştik, bir gün yatmak üzereyiz, baktım iki elini açmış dua ediyor.

 

Müslüman duası mı ediyor ?

Ne duası ettiğini bilmem, sormam da. Ama şimdi bizim duaları da ediyor. Asıl önemli olan itikat. İtikatı, inanmışlığı herkese öneriyorum. Bunların bana katkısını tarif etmem bile mümkün değil.

 

İnancı kuvvetli bir insansın yani?

Yukarıda bizi yöneten bir gücün olduğuna şahsen inanıyorum. Bir de aile var tabii. Anamın babamın duasını almasaydım hiçbir işim rast gitmezdi. Her kapıdan dışarı adım attığımda, her gece yastığa başımı koymadan önce mutlaka duamı ederim.

 

Ailenin aşıladığı değerler mi bunlar?

Vallahi babaannemden kalma. Şimdi oğluma, kızıma her gece “Dua ettiniz mi” diye soruyorum. Yalnız şunu unutmamak lazım, duayla itikatla peynir gemisi yürümez. Sen işini yapacaksın, yukarıdaki de sana yardım edecek. Oturduğun yerde duayla bir yere gelemezsin...

 

“Evliliğin sırrı güven hissetmek ve ten uyumu!”

Şu 40 yıllık evliliğe takıldım. Bu devirde yadsınamayacak bir başarı...

Günü kiminle geçirdiğin öyle böyle belli ama yatağa girdiğin insan çok önemli. Güven, uyuşum, ten, aynı şeyleri hissetmek... İşin sırrı bunlarda.

 

Allah’ın sana verdiği en güzel hediyelerden biri bu mu?

Ailenin önemine çok inanıyorum. Her yönüyle bir yerlere geldiysem, evden gördüğüm desteği inkâr edemem. Arkanda güç aldığın bir aile yoksa başarıyı yakalamak çok zordur.

 

Deniz ve balıklar dışında en yakın 5 arkadaşın kim?

Bu “Tablolarından hangisini en çok seviyorsun” gibi bir soru. Hepsini seviyorum.

 

Ben sormadan sen söyledin. Biraz da şu tablolardan bahsedelim artık.

Sanatın bu dalı ile uğraşacaksan önünde 3 yol var. Ya ressam, ya galerici ya da koleksiyoner olacaksın. Sanatçı olamayacağım için üçüncü yolu seçtim. Koleksiyonerliğin de bir “raconu” var.

 

Bir müze açarsın artık herhalde...

Müze değil, müze çok ağır bir laf. Ama hem kendi koleksiyonumu hem de başka koleksiyonları sergileyebileceğim bir yer açıyorum. Unutma, artık hızla “tek dünya”ya gidiyoruz. Yurtdışından sergiler de getirebileceğim komple bir oluşum istiyorum. Buna stüdyo mu denir, müze mi bilemem. İşi biteriyim adını sonra koyalım. Türkiye’nin en önemli mimarlarından biriyle çalışıyorum. İçinde kafesi, kitaplığı, restorasyan atölyesi, galerisi, her şeyi olacak.

 

Muhit belli mi?

Mecidiyeköy’de olacak inşallah.

 

Röportaj: İzzet Çapa

Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

  • Yağsız mücver nasıl yapılır?
    Yağsız mücver nasıl yapılır?

    Süresi : 01:31 İzlenme : 1916

  • Yulaflı şekersiz puding tarifi
    Yulaflı şekersiz puding tarifi

    Süresi : 01:16 İzlenme : 976

  • Tulum peynirli pankek
    Tulum peynirli pankek

    Süresi : 00:54 İzlenme : 1650

  • Tok tutan salata nasıl yapılır?
    Tok tutan salata nasıl yapılır?

    Süresi : 01:42 İzlenme : 1104

  • Kolay muska böreği tarifi
    Kolay muska böreği tarifi

    Süresi : 05:38 İzlenme : 1174

Copyright © 2014 - Tüm hakları saklıdır. Ciner Medya Tv Hizmetleri A.Ş. Üretim ve Tasarım CBG
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön