Mete Horozoğlu: “Önce kendimizi dövelim...”

Peşinen söyleyelim, Açlığa Doymak filminin gündemdeki açlık grevleriyle ilgisi yok.

Mete Horozoğlu: “Önce kendimizi dövelim...”

Peşinen söyleyelim, Açlığa Doymak filminin gündemdeki açlık grevleriyle ilgisi yok. Fazlasını söyleyemem çünkü filmi görmedim. Röportajı yaptığımızda henüz vizyonda değildi. Ön gösterimde olmadı; oyuncular bile filmi görmemiş. Yönetmen Zübeyr Şaşmaz, oyuncuların filmi ilk kez seyircilerle izlemesini rica etmiş. Dolayısıyla sora sora öğrendim. “Film ne anlatıyor?” sorusu  hem soran  hem cevaplayan  için sıkıcıdır ama Mete Horozoğlu sağ olsun işe keyif kattı. Tabii Türk dizi tarihinde kızların kalbine kazınan başlıca karakterlerden Soner’e hayat veren,müthiş oyuncu ve yeni baba olmuş birini bulmuşken sadece filmi konuşamazdık...

 

Nefes ya da Açlığa Doymak hep bir ideolojinin etrafında dönen filmler...

Evet ama dediğin gibi etrafında dönüyor. Özel olarak bir ideolojiyi anlatmıyor. Öbür türlü sadece o ideolojiye yakın topluluğa seslenirsiniz. Ama bireye inip bir kişinin hikâyesi üzerinden filmi kurguladığınızda daha büyük kitlelere ulaşırsınız. Nefes filmi hâlâ konuşuluyor çünkü geçerli bir hikâyesi var. Şu anda Türkiye’nin en büyük sorunu Doğu’daki çatışmalar. Onun dışında konuşulan her şey laf-ı güzaf. Kimsenin kimseye zarar verme hakkı olmadığı noktasından yaklaşırsak; önce onun çözülmesi gerekir. Çıkış tarihi itibarıyla Açlığa Doymak da çok şükür kazasız belasız biten açlık grevleriyle örtüştürülüyor. Ama konu o değil.

 

Nedir peki?

Üç farklı insanın hikâyesi var. Benim canlandırdığım Eyüp bir gazeteci. Kendini hep olduğundan daha büyük yerlerde gören bir adam. Bir gün gazeteden çıkarılıyor. “Yükselmemi istemediler” diye düşünüyor. “Başarımın altında ezileceksiniz, intikamımı alacağım” diyerek bir kitap yazmaya başlıyor. İki çocuğu, iyi bir evliliği var. Sonra bir bombalı eylemde ailesini kaybediyor. Bu onun kırılma noktası. Bu sefer “Bu benim başıma nasıl gelir, bunu bana kim yaptı?” diye kendi kendini yiyor. Sonra hiçbir şeyin önemi kalmıyor. Hasbelkader bir dergâha gidip maceraya atılıyor...

 

Yani özünde “Sen hep daha iyisine lâyıksın”meselesimi var?

Aynen öyle. Ve sistemhiç izin vermez ya hani. Ya da birileri vardır. Müdürlerin, hocaların... “Öğretmen bana taktı” noktasına kadar gider bu.

 

“Allah izin vermedi, derim”

Sizin hiç “Değerimbilinmiyor” dediğiniz oldumu?

Hep daha fazlasını yapma isteğim var ama olmadığı noktada biraz kaderci yaklaşıyorum. Allah’ın izin vermediğini, öyle uygun gördüğünü düşünürüm. Herhangi birine suç atmam. “Nasip olmadı, kısmet değilmiş” derim.

 

Bunlar da kolaycılık değilmi?

Sana öyle gelebilir. Ben inanç olarak bakıyorum. Aslında bu içsel bir mesele. Kendini bulunduğu yerden

üstte gören bir sürü insan var. Modern hayatın sonucu bu. “Ayakların üzerinde durabilirsin, kimseye ihtiyacın yok, tek başına her şeye yetersin“ düşüncesi insanı psikolojik olarak bu konuma sokuyor. Kendini biricik hissettiğin için bir topluluğun parçası olmayı kabullenemiyorsun. “O toplumun gözbebeği, lideri olmalıyım” noktasına geliyorsun. Ego beslendikçe şişer çünkü.

 

Buna bir formülünüz varmı?

Biraz tevekkül gerekiyor. Kendi hayatımda uyguladığım sistembu. Tevekkül ediyor, “Hamdolsun” diyorsun. “En azından sağlığım yerinde” deyip daha da küçülüyorsun.

 

Filmdeki Eyüp’ü heyecanlandıran ve intikamalmaya teşvik eden bir olay var. Sizinki ne olurdu?

Başına gelmeden bilemezsin ki. “Annemi babamı kesseniz öyle olmamda çocuğuma dokunursanız şöyle olurum”

diyemezsiniz. Bu ahkâmkesmek, üstten üstten konuşmak gibi geliyor. Kötü durumlarla Allah karşılaştırmasın ama ancak karşılaştığında ne olacağını anlarsın.

 

Bir de Eyüp’ün halvete girdiği 40 günlük bir dönemvar...

Onun da değişik versiyonları varmış.Mevlevilik’te 25 gün diye geçiyor. İçe dönmenin bir başlangıcı bu. Altı adımdan oluşuyor. İnsan-ı kâmil noktasına ulaştıran bir yol. Bunları araştırıp konuşmayı seviyorum. Bir nevi ruhu eğitme

çabası. Bu macera hoşuma gidiyor.

 

Bu anlamda kendinize uyguladığınız bir şey varmı?

Yok. Elimden geldiğince iyi insan olmaya çalışıyorum. O kadar.

 

İleride çocuğunuza ne gibi tavsiyelerde bulunacaksınız?

Adaletli, vicdanlı olsun. Dualarım hep bu yönde. İyi biri olsun da gerisi önemli değil. Hangimemlekette yaşıyor, hangi işi yapıyor, bunların hepsi halledilebilir ama adalet ve vicdan sahibi olmak, onu başkasına zarar vermeyecek biri yapar. Neticede bir insan için iyi ya da kötü anlamda dünyayı değiştiren de hep o “bir insan”dır ya zaten.

 

Çocuktan sonra ne değişti hayatınızda?

Sorumluluk ön plana çıktı. Geçen gün tiyatrodan arkadaşlarla birlikteydim. Hepimizin 6 aylıkla 2 yaş arasında değişen çocukları var. Oturup konuştuk, “Biz eskiden ne için savaşıyorduk, neyi önemsiyorduk?” diye.

 

“Önce kendimizi dövelim”

Neymiş?

Önceden kendin için yaşıyorsun. Eşinle ya da ailenle ortak bir hayatın var ama başrolde hep sensin. Çocuk olduktan sonra yontuluyorsun.. Mesela çocuğunun sigara içmesini istemiyorsan sen de içmeyeceksin. Ya da “Küfretmesin” diyorsan sen de etmeyeceksin. Bir de çocuk olunca anne babaya geri dönüş yaşanıyor; “Nasıl beni böyle yetiştirmişler, bu kadar emek vermişler?” diye. Şimdi iki günde bir annemi arar oldum. “Nasılsınız, ihtiyacınız varmı, size kendimi nasıl affettirebilirim...”

 

O klasik “Filmyaptım, anlamadılar” sözünü pek sevmediğinizi duydum...

Bir filmi kendine yapıyorsan salonlara koyup çok kişinin gelmesini beklemezsin. Ama bütün filmler izlenilsin diye yapılır. İzlenilmediğinde de karşı tarafı suçlamanın yapıcı olduğunu düşünmüyorum. İşi yapanlar olarak önce kendimizi dövmeyi öğrenirsek nerede yanlış yaptığımızı buluruz.

 

Yani filmizlenmiyorsa kesin bir yerde yanlış yapılmışmı oluyor?

Öyledir tabii. “Filmkötüdür” anlamında söylemiyorum. Yayın zamanı kötüdür ya da kaderle ilgili bir şeydir. Ne olduğunu dışarıda aramamayı, enerjiyi birilerini suçlayıp harcamaktansa kendine dönük hareket etmeyi daha akıllıca buluyorum.

 

 O zaman gişedemilyonlara ulaşan filmsüpermidir?

Bir sürü adamgitmiş. Demek ki süper. “Neden yapıyorsun?” bu filmi diye sormak lâzımönce.

 

Genelde “Hikâye anlatmak için” derler...

Evet ama dert yoksa hikâye de yoktur. “Ben filmçekeyim” diye çekersen artistlik yapmış olursun. Ama “Benimbir derdim var, topluluklar önünde konuşamıyorum, elimden film yapmak geliyor” diyorsan işte o film olur. Ve izlensin izlenmesin otomatik olarak kâra geçmiş olursun. Kendini sağaltmışsındır çünkü. O derdi boşaltmışsındır.Maksadın çok para kazanmak, gişe yapmak değildir. Yapsa da ne güzel olur! Diğer dertlerini anlatabilmek için zemin hazırlarsın. Seyirci de bu samimiyetten keyif alır ve izlenirsin. Çünkü ne kadar büyük paralara reklamyaparsan yap fısıltı gazetesi her zaman çok daha etkilidir.

 

Küçük bütçeli filmlerin gösterildiği sinemalar kapatılıyor. Bundan şikâyet eden çok oyuncu var. Ama merak ediyorumonların...

O sinemalara kaç kere gittiklerini..

 

Aynen öyle...

Ben en son Atlas Sineması’na gittim. 10 kişiydik hemde. Bizi almadılar. 21.30 seansına yetişmeye çalışıyorduk. 21.32’de koşa koşa girdik. Gişeci hanımefendi eşyalarını topluyordu. Cama vurduk, dönüp bakmadı. Benimde sinirimbozuldu. Yukarı müdüriyete çıktım.“Kapatılmasın istiyorsunuz ama siz kapatıyorsunuz” dedim. 10 kişi 15 TL’den 150 TL eder, ihtiyacınızmı yok? “Ben görmedim” dedi. İlgilenmiyorlar. Ama olsun. Zaten sorun kapatılıp kapatılmaması değil.

 

Nedir?

Düşük bütçeli filmlerin gösterimini biraz rahatlatmak lâzım. İki sinemayla olacak iş değil bu. Onları çekenler ileride büyük bütçelileri çekmeye namzet insanlar. Bu sırf ahlak işi değil. Matematiksel olarak da bunu böyle düşünmeli. Futbolda, siyasette de böyle. Alttan gelen insanları beslemek, yetiştirmek, eğitmek, onlara alan açmak lâzım. Yurtdışında bunun tonla örneği var. Tabii ki geçmişe ait olan her zaman daha nostaljik ve romantiktir. Ama onlar kapatılıyor, yerine başkaları yapılıyorsa o noktada bir şeye sabitlenmemek gerekiyor. Bütün sinemamo iki tane sinema salonuna bağlı değil ki onlar kapatılırsa yok olsunlar. Buna rağmen sinema yapabiliyorsam, iyiyim.

 

“İki sahne çekip gidiyorum, adam sabaha kadar orada”

Oyunculuğun tahammül edilemez yanları neler?

Aklıma gelmedi hiçbir şey.

 

Uzun set saatleri...

Her işin bir zorluğu var. Madendeki işçiye ne anlatacaksın? Mesela aynı sette ben iki sahne çekip gidiyorum. Adam sabah 5’e kadar orada.

 

“Öyle Bir Geçer Zaman ki”deki Soner’in aslında her şeyini biliyoruz. Kime âşık olduğunu, kardeşini, ağladığını gördük. Ama hâlâ bir gizemi var.

O da senaristin başarısı.

 

Bu kadar mı?

Benimle çok benzer yanları olduğunu söyleyemeyeceğim.

 

“Özel meseleler”

Nokta.

Aynen öyle. Karakter üzerinden kendimle ilgili konuşmayı sevmiyorum.

 

Geçenlerde sizinle ilgili bir haber çıktı. “Eşiyle yemek yiyordu. Sonra namaz kılmak için uzaklaştı” gibi...

Hayatını Müslüman olarak yaşayan biriyim. Bu garip bir şeymiş gibi mi algılandı bilemedim. O gün gazetecilerin beni görmesi çok tesadüfi bir durumdu. Ama benim ilk defa yaptığım bir şey değil. Açıkçası bu tür durumların açığa çıkması da çok hoşuma gitmiyor. Özel meseleler bunlar.

 

Röportaj: Pınar Erbaş

Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

  • Nutellalı tatlı nasıl yapılır?
    Nutellalı tatlı nasıl yapılır?

    Süresi : 01:21 İzlenme : 1380

  • Hafif pizza tarifi
    Hafif pizza tarifi

    Süresi : 01:28 İzlenme : 4935

  • Pişirmeden pasta nasıl yapılır?
    Pişirmeden pasta nasıl yapılır?

    Süresi : 01:07 İzlenme : 1689

  • 3 malzemeli tatlı nasıl yapılır?
    3 malzemeli tatlı nasıl yapılır?

    Süresi : 01:00 İzlenme : 2313

  • Yağsız mücver nasıl yapılır?
    Yağsız mücver nasıl yapılır?

    Süresi : 01:31 İzlenme : 2024

Copyright © 2014 - Tüm hakları saklıdır. Ciner Medya Tv Hizmetleri A.Ş. Üretim ve Tasarım CBG
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön