Bir çay bahçesindeyim. Yanımızdaki masada bir anne telefonda çocuğuyla konuşuyor. Konuşma şöyle: “Senin ne işin var dışarıda, senin gezeceğin günler bugünler değil. Çabuk eve git ve derslerini çalış. Evde yemek var. Yemeğini ye ve hemen dersine otur.”
Günlerden Pazar. Dışarıda çok güzel bir hava var. Muhtemelen çocuk dershaneden çıkmış ve annesine “Biraz gezebilir miyim?” diye sorma gafletinde bulunmuş. Bu çocuk ne zaman gezecek? İnsan hayatında gezmenin zamanı nasıl belirlenir ki? Diyelim ki okudu okullar bitti ve iş hayatına atıldı. O zaman vakti olacak mı gezmeye?
Başka bir gün, gene hafta sonu. Hafta sonları yeşil, çimen, dağ, bayır gezilerini sevdiğimden bir piknik alanındayız. Bakıyorum tanıdık biri. Çocukları ile orada. Sadece büyük kız yok. “Onu niye getirmediniz?” diyorum. Cevap şu: “Öğretmeni yasakladı. Ders çalışması gerekli.”
Çocukluk ve gençlik dönemi geri gelebilir mi ki? İyi bir gelecek sağlamak adına çocuklarımıza ne yaptığımızın farkında bile değiliz.
Birinci sınıf hatta çok şaşırtıcı ama anasınıfından itibaren özel dersler almaya başlayan, elleri kolları durmuyor diye hiperaktif diye tanımladığımız, küçücük yaşlarda ilaçlarla uyutmaya çalıştığımız çocuklarımız. Sürekli eleştirdiğimiz, kafamızdaki “mükemmel çocuk” imajına uydurmak için çeşitli kalıplara soktuğumuz ve “çok sevdiğimizi” söylediğimiz çocuklarımız...
Biz onlara bu şekilde baktığımızda onlar ne hissediyor, geleceğe nasıl bakıyorlar farkında mıyız acaba? Bizler nasıl bir dünya inşa ettik? Ve inşa ettiğimiz bu dünya bizleri nasıl mutsuz hale getirdi? Bunları düşünüyor muyuz?
Halil Cibran geliyor aklıma…
Çocuklar
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
Bizler başını dimdik tutup, okun havada süzülüşünü ve gidişini asaletle izleyen yay gibi olamadık maalesef. Okun ucuna bir ip taktık. Ve “sen bu yöne gitmelisin bu senin için daha iyi” dedik.
Bebecikken, “hasta olmasın” diye evlere hapsedip, “iyi beslensin” diye istemedikleri şeyleri yemeye zorladık. Doktorlarımız da “ne iyi” yaptığımız konusunda bizi teşvik etti. Koruduk, kolladık, gelişimlerine mani olacak şekilde. Anaokullarından kaçırdık, “erken” diye. Hasta arkadaşının yanına götürmedik, “bulaşmasın” diye. 5 kardeşi olan çocuklar ne yapıyordu acaba, içlerinden biri hastalanınca?
En iyisinden okullar aradık. En pahalısından. Çünkü çocuklarımız bizim hayallerimizi gerçekleştireceklerdi. En az 2 dil konuşmaları lazımdı. En markalı okula gitmelilerdi. Piyano, bale, yüzme kursu, satranç bilmeden olmaz. Bu beklentilerimiz listeler halinde uzadı gitti.
Hiç kimse sormadı onlara: “Sen ne istersin?”
Çocuklar ne ister? Biz büyüklerin onlar için tasarladıkları şeyleri mi? Bülbülü altın kafese koymuşlar misali, kendi çapımızda her şeyi “sunduk” onlar. Yediğini, giydiğini eksik etmedik. Tüm bunlara da “anne sevgisi, anne yüreği” gibi isimler bulduk. Oysa onların çok büyük eksikleri var. Kendi hayalleri, yitirilmiş güvenleri, sevgi adı altında hissettikleri sevgisizlik. Bir başkasının verdiği rota ile gemilerini yürütmek zorundalar. Bu da isteksizlik yarattı onlarda. Hiçbir şeyden mutlu olmuyorlar. Amaç edinemiyorlar, sorumluluk duyguları gelişemiyor. Dönüp baktığımızda da kendi yarattığımız tablodan kendimizde, onlar da memnun değiliz.
Mükemmel aile olmaya çalışmak ve mükemmel yetişmiş çocuklar yaratmaya çalışmak oldu gailemiz. Uzmanlardan da beklentimiz hep bu yönde oldu. Onlar da bize hep bunun araçlarını sunuyorlar maalesef.
Hayatın bambaşka bir yönü var. Sizlere hep bunu göstermeye çalışıyorum ve kendim de o pencereden bakmaya çalışıyorum.
Gerçekten kendi hayatımızda ve çocuklarımızın hayatında fark yaratmak istiyorsak bu yeni pencereye ihtiyacımız var.