Lizet'in ardından...

Geçmişte birkaç yazı yazmışım. Daha sonradan fark ettim. İnsanları isimleriyle anıyorum fakat onlara verdiğim renkler var isimlerinden baskın.

 

Örneğin bir kırmızım var hayatta.

 

Ömrümün sonuna dek seveceğim bir mor var. Ki bu kontenjandan hak etmiştir en sevdiğim rengi kapmayı.

 

Bugün ise pespembe bir insan…

 

Varmıyor devamını yazmaya elim.

 

 

Bazı insanlar tanırsınız, bilirsiniz; sağlam duruşları vardır… Ne bileyim, hayata dalgalı bir pencereden bakıp her şeyle dalga geçmeyi bilirler… Bazısı sürekli acılardan beslenir, bazısı tedavisi mümkün olmayan Polyanna…

 

Bu pembe idi.

 

En hayal, en masal gibisinden, en kat kat etekler, en kremalı, üzerine beyaz incileri en çok hak eden…

 

Fuşya idi hatta.                         

 

Sıradan, olağan, bıktıran, bayan, prototiplerin aksine rengiyle parlayan, ciyak ciyak bağırandı.

 

Günler bilirim, Nişantaşı kaldırımlarında yürürken karşı kaldırımdan kafalar çevrilirdi ona…

 

Sıfatlarım yetersiz kalıyor ama denemek istiyorum.

 

Şık kadındı... Tanıdığım en “coquette”,  en bakımlı, en hoş, en süslü, en ince zevkli kadınlardandı.

 

An gelir, insanın nefesini kesebilecek keskinlikte belden aşağı lafı bomba gibi cafe masasına düşürmeyi bilen…


En asil duruşlu salon hanımefendisi…

 

Evinde, günler geldi, elinde büyüdüm…

 

Sabah uyanıp arkasından salınırken bile aciz kalasıca saten, muhtemelen pembe sabahlıklar giyerdi şimdi tam rengini hatırlayamadığım…

 

Abartmak gibi olmasın… Ki değil… Karikatürlere konu tüylü terliği “Hah demek bu terlik bu kadın için yaratılmış!” şeklinde giyebilen, giyemeyende eziklik hissi yaratan bir kadın.

 

Kültürlü değildi çünkü onun bildiklerini tanımlamak için kültür kelimesi de bir çift tüylü terlik kadar yetersiz kalırdı. Aileden gelme ve yıllarla derlenmiş bir hayata bakış, bir duruş, bir karakterdi.

 

Onu ve beni biz yapan, bize genç kızlığı, kadınlığı öğreten kadın gibi bir kadındı en önemlisi…

 

Müsebbibidir Amerika’ya gelmemin…

 

Çünkü ben onun dergilerinde öğrendim denizin aşırı bir yerinde Amerika olduğunu. Cosmopolitan diye bir dergi okurdu mesela; arsız ötesi, aykırı ötesi…

 

Koca gözlerimi daha da koca koca açarak, reklamların dahi satır aralarını okuyarak geçirdim 10-20 yaş aramı onun yan odasında ben… Fransız Vogue, İtalyan Vogue, W, İngiliz, Amerikan, Harper’s, Elle derken manevi çöküşümüzün sebebiydi!

 

Her şeyi kendi dilinde okurdu. Ki ondan öğrendim ben de sanırım…

 

Bir evden çıkışı vardı ki… Belki o dergilerdeki hiçbir şeyi giymezdi ama o evden çıktığında arkasındaki renk skalasından ve parfüm bulutundan, derginin sayfasından kopup gittiğini sanırdınız işte...

 

Dehşet bir kadındı. Birlikte tüm hayatını geçirdiği grubundaki tüm kadınları silik bir kadın kopyası gibi bırakan…

 

 

7-8 yaşında keşfettik Türkiye’de kimsenin çekmecesinde bulunmayan makyaj ürünlerini onun odasında biz. Bugünün standartlarında yüz milyonlara alınabilinecek kremleri, farları, rujları o evden adım atar atmaz her bir tarafımıza sürerdik.

 

Günlerce… Aylarca… Avize küpeleri, saten elbiseleri, yüksek topukları ile dünyanın en şık kadınları olurduk hafta sonları onun yokluğunda…

 

Odasını kendi çapımızda topladığımızı sanıp aslında bomba atılmış halde bıraktığımız günlerde… Hiçbir şey demedi bize. Bir kez, tek bir kez dahi “Siz ben bunları nasıl buluyorum, nasıl alıyorum, biliyor musunuz?” diye şarlamadı bize. Yüz bulup bir sonraki hafta Shiseido allıkları dekoltemize bile sürerdik, Shiseido diye kimsenin dilinin dahi dönmediği bir markayı o eskitmişken.

 

Sofra adabı mı dediniz? Gümüş kaşıklar, evde, elde yapılmış portakal, gül, çilek reçelleri, minik sandviçler…

 

Hani “Kim kurar ulan bu sofraları?” Daha neler!” dediğiniz sofralar var ya…

 

O kurardı işte kimsenin kurmadığı zamanlarda… “Ne var sofrada?” dediğiniz zaman Fransızca, İtalyanca süslü isimleri ile bilir söylerdi hepsini…

 

Herkesin güneş yağına bulanmış, güneşten solmuş bikinisiyle sıcak taşlarda seke seke tükettiği taç spor yıllarında, şezlongundan ayağa kalktığında, kuaförden çıkmış, partiye gelmiş sanırdınız onu…

 

Pareosu, büyük güneş gözlükleri, en frapanından plaj çantası… Va-va-voom!

 

Yanık tenine kurban bir pembeler giyerdi ki… Ne kimsede gördüm ne kimseye yakıştırdım ben o rengi bugüne dek ondan başka.

 

Küçük kız rengi pembeyi bildiğim en hoş taşıyan asaletti kendisi.

 

 

Bir kelime ile tanımla deseniz…

 

Tanımlanamazdı gerçi, sığmazdı çünkü tanımlara ama…

 

“Heybet” derdim.

 

Eksik kalırdı…

 

“Gösteriş” derdim…

 

Yine eksik kalırdı…

 

“Görkem” derdim… “Asalet” derdim…

 

Tüh bak işte… Yine eksik hissettim.

 

 

Kanımdan tek bir kardeşim var; erkek.

 

Canımdan ise 2 kız kardeşim bu dünyada.

 

O kız kardeşlerden birini verdi bana o.

 

Bir nevi annem oldu öz annemden ayrı.

 

16 sene oldu bırakıp gideli oraları ama her dönüşümde kızı bize katılsın katılmasın, bir kafede buluştuk gülümseyerek.

 

En son Zanzi barda.

 

Yine hayran oldum. Allah kahretmesin, yine ağzım açık hayyyyyran oldum ona; tırnaklarına, ellerine, konuşurken ellerini kullanışına, espressosunu karıştırdıktan sonra kaşığı fincanın tabağına bırakışına, saçlarını geri atışına, kahkahasına, kullandığı kelimelere…

 

 Diva Callas’a benzetilirdi oldum olası ya…

 

Bir kez olsun mahcubiyetle “Hadi canım daha neler?” demedi benzetmelere, benzetilmelere!  Kabara kabara, göğsünü gere gere sahip çıkardı iltifatlara. Diyorum ya, kadınnnnn gibi kadın.  Bayılırdı Callas’a.

 

… di, …di…. ve …di.

 

Nora’ma ve bana “Kadın!” olmayı öğretip üstüne de “altını çizmeyi” gösteren kadın idi.

 

 

Ne diyordum ben… Kafam darmadağın, affola…

 

Evet 16 sene…

 

Amerika’’da yaşıyorum ya… Nasılsa görmüyordum  alt tarafı görmemeye devam edeceğim onu…

 

Resimleri var, sesi kulağımda… Vesaire vesaire vesaire…

 

Devam etmeyin okumaya!

 

Yok bu yazının sonu.

 

Düğüm oldum, sonuç paragrafsız bitsin burada işte.

 

Bir şey yok, öylesine yazdım…

 

Bu kadar!

 

Dağılın!


 

* Yazarımız Nora Romi geçen hafta annesini kaybetti. biz HTHayat ailesi olarak kendisine baş sağlığı ve Allah'tan sabır diliyoruz. Nora bu hafta  yazı yazamadı, çünkü annesini anlatamadı, henüz hazır değil... Bu yazıyı Nora ve Lizet için Meggy Özyel yazdı...

 
Biliyoruz ki Lizet Romi şimdi gülümseyerek bize cennetten bakıyor...

 

Tıpkı bu pozda olduğu gibi hayata meydan okuyor...

Yorumlar
2
Onay Bekleyenler
0

  • Hafif pizza tarifi
    Hafif pizza tarifi

    Süresi : 01:28 İzlenme : 4923

  • Öksürüğe ne iyi gelir?
    Öksürüğe ne iyi gelir?

    Süresi : 01:21 İzlenme : 1933

  • Rahim ağrısına yoga pozları
    Rahim ağrısına yoga pozları

    Süresi : 07:00 İzlenme : 693

  • "Boşaltılamayan her duygu bedende birikir..."
    "Boşaltılamayan her duygu bedende birikir..."

    Süresi : 07:13 İzlenme : 3042

  • Pişirmeden pasta nasıl yapılır?
    Pişirmeden pasta nasıl yapılır?

    Süresi : 01:07 İzlenme : 1688

BURCUN BUGÜN NE SÖYLÜYOR?

Bugün sizi neler bekliyor? Aşk hayatınızda hangi sürprizler var? Sağlık, iş ve para konularında nelere dikkat etmelisiniz?

Copyright © 2014 - Tüm hakları saklıdır. Ciner Medya Tv Hizmetleri A.Ş. Üretim ve Tasarım CBG
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön