Buluştuk. En yakın arkadaşlarımdan biri.
Ağlamıyordu ama üzgündü çok.
Hem üzgün hem de biraz şaşkın.
“Zor olan ne biliyor musun?” dedi.
“Ne?”
“Ona değil de onunla ilgili hayallerime veda etmek. Evet, onu tanıyan herkes beni uyarmıştı. ‘O senin sandığın adam değil’ demişlerdi. Ama ben uzaktan onunla ilgili öyle fazla hayal kurmuş ve hepsine inanmışım; etrafımdakileri değil iç sesimi dinlemeye karar verdim. Ya da kalbimi diyelim... Kalbim bir kez daha kazık attı bana işte.”
Olayın başlangıcını bilmediğimden sordum: “Tam olarak ne hayal etmiştin?”
“Bana baba şefkati vereceğini,
Aşkımızla mutluluktan kopacağımı,
Kendimi anlatmak zorunda kalmadan beni anlayacağını,
Anladığı gibi bana beni anlatacağını,
Aklıyla fikriyle gerektiğinde bana yol göstereceğini,
Çok güleceğimizi, çok eğleneceğimizi…”
“Hiçbiri olmadı mı?”
“Sadece güldük, eğlendik. Diğerleri hayal olarak kalmaya devam etti. Yine de bekledim, zamanla olur diye. Olmadı. Zaten bir şey ya baştan oluyor ya da hiç olmuyor. Zamanla diye bir şey yok. Ne aşkımıza sahip çıktı, ne sardı sarmaladı, ne beni önemsedi, ne de sevdi”.
“Peki sen? Sen sevdin mi onu?”
“Sevdim ama sanırım onu değil. Hayalimde yarattığım onu sevdim. Hayallerime öylesine sıkı sıkıya tutunmuşum ki sevgimden vazgeçemedim de bir türlü.”
“Bu da geçecek, neler geçmedi ki?”
“Tabii geçecek” dedi. “Üstelik de eskiden olduğu gibi üzülmüyorum. Hayal kırıklıklarıma bir yenisi daha eklendi, hepsi bu.”